DüşünYaz Yarışması Makaleler

DüşünYaz Yarışması Makaleler

 

DüşünYaz Yarışması Makaleleri WORD İndir

2025 DÜŞÜNYAZ YARIŞMASI BİRİNCİSİ

Nil Yalçın / Özel Arı Anadolu Lisesi / Ankara

Final Yazısı  

“Yalnızlık, düşünmenin koşuludur; ama izolasyon, düşünmenin yokluğudur. Totaliter iktidar, insanları yalnız bırakmak istemez, onları izole eder — çünkü düşünen bireyler değil, yalnızca izole edilmiş bireyler boyun eğer.”

— Hannah Arendt, "Totalitarizmin Kaynakları"Sisler İçinde Düşünebilmek: Modern İnsanın “İzole Edilmesinin” Toplumsal ve Teknolojik İzdüşümleri

Sadece sessiz bir odaya ve düşünmeye ihtiyacı olduğunu söylemişti Descartes felsefe yapabilmek için. Arendt’in alıntısıyla beraber düşünüldüğünde düşünmenin ön koşulu olarak sessiz bir odanın varlığı yalnızlığı da beraberinde getirir. İzolasyon ile yalnızlık olguları arasındaki farka bakıldığında da ilkinde insanın izole edildiğini ama yalnız olmayı tercih ettiği anlaşılır. Yani izole olma sürecinde insan edilgen bir durumda iken yalnız olmak onun kendi tercihidir. Analizimde, Chomsky’nin modern toplum yapıları üzerindeki eleştirilerini merkezde bulundurarak, Arendt’in izole edilen karakterini, Simone de Beauvoir’in kadınlar ve cinsiyet üzerindeki argümanları ve posthümanist dönemde şahit olduğumuz teknolojinin devinim sürecinde insanın izole edilme durumunu inceleyeceğim. 

Chomsky’nin 20. yüzyılın çok önemli düşünürleri arasında olmasında modern toplum yapıları üzerindeki düşüncelerinin büyük bir yeri olduğu kanaatindeyim. Başkaları tarafından belirlenmiş sistemler içinde, başkaları tarafından oluşturulmuş rolleri doldurmaya çalışarak yaşıyoruz. Çevremize konmuş sınırların farkına varmamızın amaçlandığını söyleyen Chomsky adeta sınırların içinin sisle kaplı olduğunu betimler. Chomsky rollerimiz içinde özgür olduğumuza inanılması için de sınırlarımız içinde özgür hareket etmemiz konusunda teşvik edildiğimizi öne sürer. Yani biz etrafımızdaki sisi özgürlüğümüz ile algılarken, sis bulutu sadece içinde bulunduğumuz yerin sınırlarını kavramamamız için oradadır. İzole edilmişizdir yani. Yalnız olmayı seçebilecek bir duruma zaten sahip olmamışızdır hiç. Düşünmenin koşulu olan yalnızlık olgusunu belki de hiç öğrenmemiştir. Çünkü başkaları tarafından tasarlanan sistemlerin içine doğmuşuzdur. Arendt’in de alıntısından çıkarım yapıldığı gibi izole edilmemiz de boyun eğmemizin ön koşulu olarak görevini yerine getirmektedir. Bu argümanlarımın neden sis bulutunun ardındaki sınırların farkına varmanın bu denli zor olduğu varsayımı üzerinden ilerlediğini açıklamak istiyorum. Chomsky’ye göre modern toplum yapılarında ve politik sistemlerde kendine yer edinmiş olan propaganda, yanlı medya ve haberlerin bizi rollerimizin dışına çıkmamak adına oldukça etkilidir. Politik gücü kaybetmemenin ve bu amaç doğrultusunda prenslerin yalan söyleme, manipüle etme gibi davranışlarda bulunmasının gerekli olduğunu savunan Machiavelli’nin “Prens” kitabına da bir eleştiri niteliğindedir Chomsky’nin savları. Aslında izole edilmemizin tehlikeli yanı bir anda düşünme yetimizi kaybetmemiz değil, neyi düşünmemiz gerektiği üzerinde de kontrolümüzü kaybetmemizdir. Sis bulutunun içinde düşüncelerimiz sis bulutunun iyi olması yönünde gelişirken boyun eğmemiz de bir o kadar kolay olacaktır. 

“Kötülüğün Sıradanlığı” adlı eserinde Arendt totaliter bir rejim altında görev yapan bir kişinin kendisine verilen talimatlar yüzünden sayısızca insana yaptığı kötülükten dolayı olan yargılanma sürecini anlatır. İzole edilmiş ve düşünme becerilerini kullanmama üzerine bir rolü yerine getiren bu kişi ne kadar sorumlu tutulabilir? Sistemin kendisini onu izole etmiş ve boyun eğmesini sağlamıştır. Düşünmesi engellenmiş birinin davranışlarını sebebi olarak görülmesi doğru mudur? Eğer davranışlarından kendisini sorumlu tutarsak bu totaliter rejimin amaçlarına hizmet etmiş bile olabilir. Çünkü sistem içindeki rolünü yerine getirmeye çalışsan bir kişiyi -düşünme yetisi elinden alınmış bir kişi- sorumlu tutmak, emirlerin geldiği yerde -sistemde- var olan problemleri göz ardı eder. Yani yalnız olma kararının var olmadığı bir sistem içinde sadece görevini yerine getiren sis bulutu içindeki kişi yaptıklarının sonuçlarını görebilecek ve kavrayabilecek bir konumda değildir. Bu eserde anlatılan davanın bu denli çarpıcı olmasının sebebi ise sisin arkasındaki sonuçların düşünülemediğinden bile kötü olmasıdır. Determinist bir bakış açısıyla ele alındığında kişinin yapabileceği bir şey zaten yoktur, sonuçları her ne kadar kötü olursa olsun onları yapması gerekmiştir o anda. İstersek sis bulutunun varlığı istersek de kişinin sınırların varlığını yok sayması olarak bakalım bu duruma, fark etmeksizin insanın izole edilme problemi temellidir sorun. Düşünme eylemini insanın yaşayış denkleminden çıkardığımızda geriye kalana insan demek ne kadar doğru? Heidegger’in kullanmış olduğu “Das Man” ve “Dasein” tanımlarının bu noktada anlam kazandığını düşünüyorum. Das Man, sıradan olanları anlatırken Dasein kendi varlığını sorgulayabilen insanı tanımlar. Kötülüğün Sıradanlığı’ndaki karakterin verilen emirleri sorgulamadan yerine getirmesi de Das Man kavramıyla bağdaşan bir hayat sürdüğüne kanıt olarak gösterilebilir. Yani düşünme yetisinin izole edilmesi sırasında uğradığı kayıp sadece kendisine verilen emirlere sadık kalmasını değil, kendi hayatındaki anlam arayışının bitmesi belki de hiç başlamaması olarak karşımıza çıkar. Yani boyun eğen bireyler sadece totaliter rejime boyun eğmezler etraflarındaki sis bulutunun kendi zihinlerine ulaşmasına da boyun eğerler.

Arendt alıntısında özellikle totaliter rejimlere karşı bir eleştiri getirmiş olsa da izole edilme farklı rejimlerde de spesifik grupların izole edilmesi olarak karşımıza çıkmakta. LGBTA+ bireylerin son yıllarda vermiş olduğu mücadele de bu durumu örnekler niteliktedir. Beauvior’un cinsiyet ve kadınlık üzerinde savlarını varoluşçu bir çerçeve ile oluşturması da eserlerinin günümüzde hala kaynak kitaplar olarak görülmesinin temel sebeplerindendir. “Kadın doğulmaz, kadın olunur.” sözü, bu yüzden, her ne kadar kadınlar için yazılmış bir cümle olarak algılanma ihtimali olsa da, etki çemberi çok daha geniştir. Doğumda atanmış cinsiyet ile insanın cinsiyeti arasında fark olabildiğini öne süren ilk savlardan biridir bu cümle. Aynı bakış açısıyla ile annelik kurumunu da eleştirmiştir Beaviour. Ona göre annelik kadın olmakla bağdaştırılmamalı çünkü annelik bir tercih olmalıdır. Sırf biri kadın oluğu için anne olması gibi bir zorunluluğun toplum tarafından dayaltılmasıdır insanın varoluşu üzerindeki karar verme gücünü azaltan, özgürlüğünü kısıtlayan. ABD’nin kuruluş tarihini anlatan Howard Zinn’in kitabında kadınlara ayrılan bölümün başlığına bakmak bile kendilerinin nasıl izole edildiğini gösterir durumdadır. İçtenlikle Ezilmiş (Intimattely Oppressed) olarak adlandırılmış bölüme kadar kitapta kadınların rollerine dair uzun alıntılara rastlanmıyor çünkü düşünmenin koşulu olan yalnız kalmayı seçme durumları bulunmamıştır. Sadece anne olmak, yemek yapmak, evin işleri ile igilenmek gibi görevlerin kendilerine dayatıldığı bir sistem içinde kadınların sis bulutları da kendi yaşadıkları ev olmuş durumda. Peki nasıl düşünebildiler? Nasıl haklarını kazanmak için bir mücadele vermeye karar verebildiler? Belki bunu Arendt’ın sunduğu koşula sıkı sıkıya bağlı bir şekilde yapmadılar çünkü izole edilmişliklerini ancak birlikte yenebildiler. Yani düşündüler, belki yalnız olmaktan çok beraber düşündüler. Ama mücadeleleri en başta Amerikan Anayasası’na eklenen 19. Düzenlemenin kadınlara oy kullanma hakkını vermesiyle ve daha sonrasında sosyal, politik, ve ekonomik alanda kadınların rollerini arttırmasıyla başarı bulmaya devam ediyor. 

Analizimin bu noktasına kadar izole edilmenin nasıl var olduğunu politik ve sosyal yönlerden ele aldım. İçinde yaşadığımız dönemin getirilerini de göz önüne alarak ve argümanlarımın günümüzün nabzını tutabilmesi adına teknolojinin insanın izole edilmesi sürecindeki rolünden bahsedeceğim. Tarihçi Harari’nin yapay zekaya karşı olan çekincesi ile Chomsky’nin insan zekasına karşı olan daha iyimser bakışı arasındaki diyalektiği inceleyeceğim.

Harari internette var olan bilgi fazlalığından kurtulmamız için sağlıksız yemekler ile bir benzetme ortaya koyar. Bilginin doğruluğa eşit olmadığı bir dönemde oluşumuz, ona göre insanların bilgi diyetine (information diet) ihtiyacını ortaya çıkarır. Yapay zekanın son yıllarda kazandığı ilgiden önce de bilgi diyetine ihtiyacımız sosyal medyada kullanılan “algoritmalar” ile ortaya çıkmıştı. Daha önce beğendiğimiz konuları daha çok karşımıza çıkaran bu algoritmalar bir noktada sosyal medyada gördüğümüz bilgilerin tek yönlü olmasına sebebiyet veriyor. Ama bu aşamada yapay zeka bizim futbol maçlarını mı takip ettiğimizi yoksa yemek tarifleri bulmak için mi sosyal medyayı kullandığımızı bilmiyor. Bu durumu biraz daha anlaşılır kılmak için kullanılan “Çinli Oda” örneğini açıklayacağım. Çince bilmeyen bir kişinin bir odada bulunduğunu varsayın. Dili öğrenmek için herhangi bir kaynağa ya da dış dünyaya bağlantısı yok. Sadece bir kapıdan içeriye Çince bilen kişiler tarafından soruların yazılı olduğu kağıtlar var. Odada bulunanın görevi anlamını bilmediği bu sembollerle yazılmış sorulara cevap vermek. Çince öğrenmesi için bir kaynak elinde yok ama sadece odada bulunan bir rehber kitap ona hangi sembole hangi şekilde cevap vermesi gerektiğini anlatıyor. Yani içeriye atılan soruların ne anlama geldiğini anlamadan cevapları yazabiliyor. Deneyin gerçek hayattaki sonuçları incelendiğinde soruyu soran ve Çince bilen kişilerin odanın içerisindekinin gerçekten de Çince bildiğini düşündükleri ortaya çıkmıştı. Bu deneyin yapay zeka sistemleri bağlamında kullanılan adı Turing Testi. Alan Turing tarafından oluşturulan bu test herhangi bir yapay zeka sisteminin bilincinin olup olmadığını anlamak için geliştirilmiştir. Teste göre eğer bir insan yapay zeka sistemiyle konuştuğunu anlayamazsa sistem testi geçmiş oluyor ve düşünebilme kapasitesi olduğu sonucuna ulaşılıyor. Fakat Çinli Oda örneğimizin bu sonucun doğruluğunu sorguladığını belirtmek isterim. Yani yapay zeka bizlere daha önce zaman geçirdiğimizi sosyal medya gönderilerine benzer gönderiler gösterdiğinde aslında ne anlama geldiğini anlamıyor. 

Chomsky’nin yapay zeka için olan optimist bakış açısına bu noktada değinmek de fayda var. Chomsky’ye göre yapay zeka teknolojisi üzerinde bunun bir mühendislik mi yoksa bir bilimsel gelişme mi olduğu ayrımını yapmamız gerekiyor. Eğer ki yapay zeka bir mühendislik ürünü ise sadece insanların hayatlarını kolaylaştırması gerekiyor – onları izole etme ihtimali bulunmaması yani. Ama eğer bu bir bilim ürünü ise yapay zeka sadece günlük hayatımız için önemli değil, aynı zamanda bilim insanlarının evren ve yaşam hakkındaki bilgi sahibi olmalarına yardımcı olacak bir araç niteliği kazanır. Bu durumda da aynı “Çinli Oda” gibi ne yaptığını bilmeyen yapay zekaların yeni bilgi üretmesi de olanaksızdır çünkü ne yaptığının farkında değildir. Yani insan zekasına bilimin gelişmesi için ihtiyaç vardır çünkü yapay zeka ihtimali yüksek olan sonuçlar doğururken bilim ihtimali düşük olanların peşinden gidilerek gelişir. Yani insanın izole edilme ihtimaline karşın elinde bulundurduğu en güçlü aracı özgür düşünebilme yetisidir. 

Harari’nin çekincesi de aslında Chomsky’nin bahsettiği yapay zeka sistemlerinin gelişim süreçlerinin amansız bir sürate sahip olmasından kaynaklanıyor. Medyadaki yapay zeka anlatısının da olumlu bir tona sahip olması bu durumu hızlandıran faktörlerden biri. Yapay zekanın kurucu babası kabul edilen Geffroy Hinton vermiş olduğu bir röportajda insanlığın ne yaptığını bilmemesi konusunda uyarılarda bulunmuştu ve zamanla bu sistemlerin bilinç kazanacağına olan inancını dile getirmişti. Harari ise yapay zeka şirketlerinin de ne yaptıklarını bilmediğinin farkında olduğunu fakat bunu insanların birbirine kaybettiği güven yüzünden olduğunu savunmakta. Ona göre teknolojiye sahip olan her şirket başka şirketlerin çalışmalarını durduracağına inanmadığı için sonunu bilmeden çalışmalarına devam ettiğini söylüyor. Ekonomide kullanılan suçlu çıkmazı (prisoners’ dilemma) oyunun canlandırmakta bu durum. İki tane suçlunun farklı odalarda verdikleri ifadelerinde ya doğruyu söylemek ya da diğerini suçlamak olarak iki seçenekleri bulunuyor. Eğer iki suçlu da doğruyu söylerse en kısa cezayı almış oluyorlar. Ama ikisinden biri suçlamada bulunurken diğer kişinin doğruyu söylemesi, ilk suçluyu serbest bırakırken diğerini ceza almasına sebep oluyor. Diğer suçluya duyulmayan güven ve bencil düşünmek yüzünden de oyunda genel olarak en kötü durum (en uzun ceza) olan sonuç iki tane suçlamayla varılmış olunuyor. Aynı suçluların birbirine olan güvensizliği gibi, yapay zeka şirketleri de en kötü sonuç gerçekçi risk tahlillerinin eksikliğinde çalışmalara devam etmeyi seçiyor. Bu durumda kaybettiğimiz güveni yapay zeka sistemlerinde aramamız bile Harari’nin söylediği bilinç kazanmış yapay zekalardan önce bile bizi izole edilme tehlikesiyle baş başa bırakıyor. Çünkü insanların yapay zekanın bilincinin var olduğunu düşünmesi bile aslında düşünceleri üzerinde kontrol kaybetmesine yol açacaktır. Kendisinden daha zeki bir varlık ile iletişimde olduğunu düşünen insan, izole edilmesine sebebiyet veren sis bulutuna tekrar yakalanacaktır. Bu sefer sistemin kendisinde biçtiği bir role bürünmeyecektir belki ama sis bulutu bu sefer de zihninin içinde var olacaktır. Yani yalnız olmayı tercih etmesi durumda bile sis bulutundan kurtuluşu olmayacaktır çünkü zihni izole olmuştur. Bu da Harari’nin yapay zekaya karşı olan tutumunu daha anlamlı kılan bir sonuç. Yapay zeka sistemlerinin getirilerini yok saymadığımı belirtmek isterim. Her teknoloji gibi yapay zeka da daha önce yapamadığımız bazı şeyleri yapabilmemiz sağladı, örneğin bilgilere ulaşma ve analiz süremizin kısalması gibi. Fakat yapay zekanın zamandan sağladığı tasarrufu düşünce tasarrufuna dönüştürdüğümüz anda sis bulutundan kurtulma çabalarımız da bir o kadar anlamsız kalacaktır. Nasıl yalnız kalmak düşünmenin ön koşulu ise günümüzde yapay zekanın varlığı yeni bir ön koşulu beraberinde getiriyor: zihnimizin sis bulutuna kapılmasını engellemek. Bunu da Chomsky’nin insan zekasının ihtimali olmayanı düşünebilme yetisi ile yapabiliriz. 

Descartes’in sessiz odasında yalnız kalma seçimini herkesin yapmasını bekleyemeyiz. Fakat önemli olan herkesin o seçime sahip olmasını sağlamaktır. Yalnız kalmayı seçebilmemiz demek aynı zamanda yalnız kalmayı seçmeme özgürlüğüne sahip olmamız anlamına da gelir. Fakat izole edilmek sessiz odayı sisli bir oda yapar. O sis gerek verilen emirler, gerek bazı grupların toplum tarafında dışlanması, gerekse teknolojik gelişmeler aracılığıyla zihnimizi sislendirmeye çalışır. Bizim yapabileceğimiz de belki o sis içinde yalnız olmayı seçmeye çalışmak olacaktır. İçinde yalnız olduğumuz sessiz odanın büyüklüğü önemli değildir- sadece düşünmemiz gerekir. 

 

2025 DÜŞÜNYAZ YARIŞMASI İKİNCİSİ

Arif Ege Özyürek / Ordu Sosyal Bilimler Lisesi / Ordu

Final Yazısı  

“Yalnızlık, düşünmenin koşuludur; ama izolasyon, düşünmenin yokluğudur. Totaliter iktidar, insanları yalnız bırakmak istemez, onları izole eder — çünkü düşünen bireyler değil, yalnızca izole edilmiş bireyler boyun eğer.”

— Hannah Arendt, "Totalitarizmin Kaynakları"

Yalnızlığın Kişilerce ve İktidarca Kullanımı Nasıl Gerçekleşir?

Yalnızlık içinde bulunulduğu duruma göre yarar veya zarar sağlayabilir. Aynı zamanda bu yaşanılan yalnızlık bir tercih mi yoksa zorunluluk mudur? Hepsinin kendine özgün ve farklı koşulları vardır. Ama bu kavramın yanına “izolasyon” kavramını ortaya koyduğumuzda bu yalnızlıktan kim nasıl bir yarar ya da zarar görür? İşte asıl odaklanılması gerekende budur. Yalnızlığın toplumda ne tür bir karşılığı ve neden “kullanılır?” 

Şimdi bu konu da daha çok sorular üzerinden giderek kavramlara sırasıyla değineceğim. Yalnızlık insanoğlunun gerçeğidir ve hiçbir zaman da bu durum değişmeyecektir. Çünkü yalnızlık her yerde her alanda karşımıza çıkabilecek bir “zincir” gibi görünse de aslında kişilerde verilen tepkilere ve bu işten bir kazancı olan grup varsa onları fazlasıyla etkiler.

Yalnızlığın bir tercih olması tamamen kişiye özgü olup, kendi farkındalığına vararak aldığı bir karardır ve sebebi de “kaliteli yalnızlık” gibi istekler olabilir. İstemediği, uyuşmazlık yaşadığı, değiştirilmesi gerektiği düşündüğü bir çevreye sahipse bu tamamen doğaldır ve olması gereken de budur. Orada kaybedeceği zaman ve enerji kaybıyla daha farklı işler ortaya koyup düşünce ve kendi benliğine -bu zaman zarfında- yeni katkılar sunabilir. Düşünmenin koşulunu elde edebilir. Zincirlerini tek başına yok eder.

Yalnızlığın tercih değil zorunluluk olduğu anlar vardır. Sosyal çevreden dışlanan, istenilemeyen ya da yetersiz görülen kişinin “sosyal cezasıdır”. Sosyolojik olarak feodal sistemlerde en büyük ceza sürgündür ve toplumdan onu silmektir. Bu günümüzde daha yumuşak gösterilerek yapılsa bile amaç aynı amaçtır. Psikolojik baskı, depresyon ve dışlanma korkusunu kişiye vererek onları kurallara ve sunduğu çevreye bağlı kılmaktır. Çünkü mevcut iktidar görüşünü ve istediklerini topluma bir kabul olarak sunmak istiyorsa bunu belli süzgeçten geçirerek alıştırması gerekir. Yalnızlıkta bu aşama da bir “korku silahı” olup kişileri manipüle etmek için fazlasıyla kullanır. Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek gibi bir bakıma. 

Peki buradan kişilerin kaybı nedir? Mevcut iktidara karşı gelmek istese bile bunu neden başaramaz? Ayrı düşme ve yalnız kalma korkusu kişiyi geri adım attırır. Mevcut iktidar bir önceki paragrafta bahsettiğim gibi bunu kendi silahı haline dönüştürür, yön verir ve kişiyi olmak istemediği biri olarak kendi istediği çevreye bırakır. Tıpkı George Orwell’in 1984 distopyası gibi. Büyük Birader için çalışan milyonlar ve bakanlıklar vardır ama birader hiçbir zaman onlara görünmez sadece posterlerde ve propagandalarda fotoğrafları ve sloganları vardır. Bunlar üzerinden bir politika güder. “Cahillik güçtür.” Sloganıysa Büyük Birader’in en büyük silahıdır. Toplumu kendi isteği bilgilerle dizayn eder ve dinamizmini cahillikten alır. Çünkü ahlak, bilgi ve siyaset tamamen onun elindedir. Ana karakterimiz Ajan Smith ise Büyük Birader’den nefret etmesine rağmen onun partisinde çalışır, istemediği halde ona hizmet eder. Parti içindeki çalışan arkadaşının tıraş olmak için jileti yokken “bu haftaki bitter çikolata oranları” ile gurur duyup Büyük Birader’e övgüler dizer. Bu olağan bir durum mudur? Tabi ki de hayır. “Düşünce suçu” denilen suçtan kaçmak istemekte ve düşünce bakanlığının cezalarından ve muhafızlarından korktuğu içindir. Partinin gazete ve haber işlerine bakan ana karakterimiz doğru haberleri saptırmaya hatta olmayan haberleri var gibi gösteren yayıncılık ilkesi sergiler. Toplumun izole edilebilmesi için medya ve haber ağları sonuna kadar kullanılırlar. Büyük Birader bir düşman yaratıp halkı o düşmanın nefreti ile galyana getiriyor. Hepsi birer mekanizma ve yönetimin bir parçası olarak kalıyor. Bu örnek aklımızda kalsın çünkü bu örnekten yola biraz daha devam edeceğiz ilerleyen satırlar da. 

Şu ana kadar yalnızlığın kimlere ne gibi bir zarar ve yarar sağladığını bulduk diyebilirim. Yarar sadece mevcut iktidara ve onun “olmayan güçlü liderine” bağlıysa toplum bu izolasyonu nasıl geçirir ve iktidar onları nasıl yalnız bırakmaz? Tekrar kitap örneğinden devam edelim. Ajan eve her geldiğinde evindeki ekrana yüzünü gösterip kameranın açısı dahilinde kalarak yaşamını sürdürüyor. Bu ekranlar düşünce bakanlığına bağlı olduğu için düşüncelerini dizginlemeye ve bir yere aktarmak istiyor. Ajan seneler önce kırtasiyeden aldığı deftere “Senden nefret ediyorum Büyük Birader” yazıyor ve düşüncelerini sözlü olarak değil yazılı olarak dışa vuruyor. Bu kitabı saklayarak yakalanmamaya ve kendi düşüncelerini orada yaşatma amacı güdüyor. Baktığımızda bu durum kişilerin düşüncelerine sadık kalma isteklerini ve bilinç altında yaşatma azmini gösteriyor. Günümüzde tutulan günlükler, yazılar ya da herhangi bir bilgi arşivimiz; bize kim olduğumuzu, neleri savunduğumuzu ve nelerde gelişebileceğimize dair ışık tutuyor. Verdiğim örnekte de bu durum önlenmeye çalışılıyor ve istenilen bilgilerin akılda kalması isteniyor. Büyük Birader’in söylemlerine göre ülke tarihi değiştiriliyor, müfredata yeni bilgiler eklenip çelişenleri kaldırılıyor. Bilginin tutarlılığı, ahlakın iyi veya kötü oluşu da izole edilmiş toplumlarda bir hiç değeri taşıyor. Var olan kültür ve alışkanlar mevcut iktidarın isteklerine göre şekil alarak çocukların ve gelecek nesillerin izolasyon işlemi de böyle başlıyor. Ajanın jilet alamayan parti arkadaşı, kendi çocuklarını Büyük Birader’e bağlı ve sadık yetiştirip onun benimsediği ahlakı, bilgiyi ve hayalleri tutuyor. Toplumun dışında kalan, depresif, kullanılan ve onlardan kar amacı güdülen kişilere ise düşünmemesi adına farklı yollara başvuruluyor. Örneğin ekonomik zorluklar, bağımlılıklar ve sapkın düşüncelerin oluşturduğu ihtiras bu kişileri düşünmeden alıkoyarak “afyon” görevi gören birtakım malzeme oluyor. Büyük Birader bu yöntemi kullanarak çalıştırdığı işçi sınıfına farklı ve yetersiz bir yaşam sunmuş aynı zamanda fuhuş, cinsel içerikli filmler ya da yazılarla “onların kanunlarında” yasak olan şeyleri sınırsız erişime açması gibi. Bunların fonlanması ve hazırlıklarını iktidarın yapması ardından topluma dolaylı kişiler tarafından dağıtılmasına yardım etmesi çok yerinde bir örnektir. 

Sürdürülen politikalar ve istenilen hedefler, kişilerin önce benlik ve farkındalık ardından kendi “bencillik” algılarını yok ederek kendilerine katabileceği faydaları kendi amaçlarına kullanıyor. Bu hezeyandan geçmiş kişiler birey olma sıfatını kaybederek topluma entegre olan bir kul görevi görüyor. Bunların bütün başlangıcı ise yalnız kalmamak ve toplumdan dışlanmamak adına yapılan hareketler oluyor. Böyle küçük, içgüdüsel gibi duran duygular, iktidarların toplumu sindirme ve kendilerine bağlama ritüeline dönüşüyor. Bugün günümüz örneklerinden verecek olursak bu distopyanın gerçekteki yansıması Kuzey Kore’dir tamamen bir diktatöre bağlıdır ve bunun kalkınmasını medya ile sağlarlar. Toplumu ilerleyen zamanda bu sürece alıştırıp kabul ettiremeyeceği düşünceleri ve davranışları onlara kendiliğinden kazandırır.

Makyevelizm tam da bu senaryo da ortaya çıkar. “Amaca giden her yol mubahtır.” Anlayışı ile başlayan bu furya; halkı uyutan, düşünmesini engelleyen, yalnız bırakmayan bir sisteme dönüşür. “Siyasette babanı bile tanımayacaksın” anlayışını yöneticinin ahlakına yön verir. Yöneticinin kazandığı iktidarda halkı küçük ve etkili yöntemlerde değiştirmeye ve korku ile sadık kalması sağlanır. Bu değişiklerle bilgi ve ahlak sapması yaşayan halk yöneticisinin aparatı haline gelir.

Toplumun ahlakı, yöneticisinin ahlakını ve politikasını etkileyen bir etmendir. Toplum kendi ilkelerinden ve ideal olandan saparsa yönetici bu parametreyi kendi lehine oluşacak yönde politikalarla kendi iktidarını yaşatır. Doğru ile yanlışın ayırt edilebilmesi siyah-beyaz ayrımı yapmak gibidir halk için ama halkı doğrunun ışığından uzak tutmak adına gözüne güneş gözlüğü takarsan halk her şeyi siyah ağırlıklı görmeye başlar ve dışardan bir karar mekanizması bekler hale gelir. 

Ahlak bu boyutta topluma ve yalnızlığa neler katar? Ahlak kişilerin süper egosu olarak karşımıza çıkar. İd ve egodan ayrı olarak gelişmiş bu ahlaki bütün ve karar mekanizması toplumda iktidarın denetim mekanizması görevini yürütür. Yalnız kalan kişi için günün sonunda doğruyu öğrenmesini sağlar. Kişilerin toplumla, toplumun iktidarla birbirine sağladığı bir denetimdir aslında. Ahlaki olarak burada pragmatik olması gereken halktır ve bunu süper egosuna benimsemiş biri olarak sergilemelidir. Böyle bir senaryo da halk yönetimin asıl sahibi yöneticileriyse işlerini yapan bir görevli haline gelir. Bunun yaşanmadığı durum da ise ahlaki olarak bunu doğru konumlandırmalı, izole edilmiş çevreden kendisini izole etmesi gerekir. 

İnsan, insanın kurdudur ve karşındakine vereceği zararı özellikle faal olarak vermesi gerekmez. Kişinin yaşamında alışılagelmiş doğrularını yıkmak adına empoze edeceği masum şeyler onu bu düşünme jimnastiğinin dışına iter. Psikolojik olarak en çok korkulara ve içgüdülere bağlı kalan insan oğlu bu değişimlere entegre olurken zorluk çekmez. 

1984 örneğinden devam edelim. Kitabın sonunda Ajan yakalanır, düşünce bakanlığında işkence görür, en büyük korkusu olan sincaplarla cezası verilir ve bu “yaratılan” düşman ise iktidarın adamı olduğu çıkar. Yani iktidarlar her şeyi planlar ve risk olmaması adına önlemler alır. Ajan, iktidarın “2+2=5” çıkarımını hiçbir zaman kabul etmezken bu yargılama sonrasında oturduğu masaya “2+2=5” yazmıştır. İzole olmayı başaramamış, yargılanmış ve boyun eğmiş kul olarak kalmıştır. 

Siyasettin sadece tek başına disiplin olmaması aynı zamanda psikoloji ve sosyoloji ile çok aktif olan yakın temasları, insanları empoze etmeye, açıklarından yararlanmaya ve yönlendirmeye mecbur bırakıyor. Düşünen bir bireyin yapacağı atılımdan ve fikirlerden korkan iktidarlar kısıtlandırmaya, doğruyu saklamaya ve masum görünen politikalar ile var olabilecek bir “devrimi” engellemeye çalışmaktan başka hiçbir şey yapmazlar.

Büyük düşünceler azınlıkların elinde de parlayabilir. Mesela Fransız Devrimi. Düşünce zemini oluşan ve doğrulardan kopmayan halk azınlık kalmasına rağmen demokrasi kavramını tekrar canlandırdı. Bunu içlerinde baskının reaksiyonu ve yok ettikleri olmayan korkuları sayesinde yaptılar. Kişiler ölebilse bile fikirler kalıcıdır. Bunları yaşatacak olan kendini koruyabilen ve doğrudan ayrılmayan yalnızların kendileridir. Düşüncelerini fikirlerle sentezleyen bu yalnızlar, büyük devrimlerin ve kült iktidarların korkusu olması kaçınılmazdır. Halk korktuğu için boyun eğer, yönetim korktuğu için baskı uygular. Bu ikisi doğru orantılıdır ama bu oranın aştığı anlar iktidarları yıkar, toplumu aydın kılar, uyuyan devi uyandırır. 

Sonuç olarak, yalnızlık kullanıldığı yere göre şekil değiştirir, yarar veya zarar vermesi tamamen kişilerce ve nasıl karşılandığına bağlıdır. Kimilerin meşalesi kimlerin zincirleri görevi görür. Korkak iktidarlar, korku ile halka yön verir. Doğrular her zaman doğrudur ve bunun gücü azınlıklarda da bulunabilir. Ahlak, bilgi ve siyaset doğrudan hiçbir zaman iktidarlara bırakılamaz ve halk bunu kendi süper egosuyla pragmatik olarak değerlendirmelidir. Fikirler yeni yollar ve ışıklar saçar, bunu izole edilmiş çevreden kendini izole etmiş kişiler bulabilir ve kullanır. İnsan en büyük korkusuyla yüzleşmek istemese de bu korku ilerleyen zamanda onun için bir işkence görevi görecektir. Korkuya karşı göğüs gerip yapılacak devrimlere hazır olabilmelidir halk. İktidar, kendi için her yolu kullansa bile atladığı bir durum vardır. Kişilere kurşun işleyebilir ama fikirlere kurşun işlemez.

 

2025 DÜŞÜNYAZ YARIŞMASI ÜÇÜNCÜSÜ

Zeynep Ceren Şimşek / Tire Melahat Aksoy Sosyal Bilimler Lisesi / İzmir

Final Yazısı  

“Uygarlığımızın en büyük yanılgısı "önden siz buyurun" ifadesini "ekmeğimi yedirtmem" ifadesinden daha uygar sanmakta yatar.” Çetin Balanuye

EKMEĞİNİ YEDİRTENLER ÜZERİNE Alıntıda bahsedilen uygarlığımızın yanılgısını inceleyerek başlamak istiyorum. Dünya’nın her bir köşesinde egemenler, iktidar sahipleri yahut güç istenci doğrultusunda egemen olmak isteyenler, emellerinde hizmet edecek biçimde olan değerler algısını topluma birer zincir edasıyla dayatır. Bu değerler bütünü kimi zaman din, kimi zaman milliyetçilik, kimi zamansa sözde eşitlik maskesiyle toplumun duygularına hitap edecek biçimde empoze edilir. Topluma öğretilen değerler illüzyonu toplumu kontrol etmek için etkili bir araç olmuştur. Söz gelimi, bir Nazi askeri milliyetçi olduğunu düşünüp Yahudileri katlediyorken, bir Kore askeri yine milliyetçi olduğunu düşünüp soydaşıyla savaşabilmektedir. Yahut kültleşmiş anlatıdaki gibi ortak coğrafyayı paylaşan halklar, topraklarını, yeraltı kaynaklarını dini bir kitabı takas edebilmektedir.

Toplumun belleğine işlenen bu dayatmaya toplumun cevabı, her daim yalnızca büyükbaşları tatmin edecek biçimde sorgulamadan hazmedilmemiştir, elbette başkaldırılar olmuştur.  Nihayetinde bu yüzyıllardır süregelen bir duygu sömürüsüdür. “Yaşasın kabilemiz, yaşasın gök tanrı, yaşasın ideolojimiz, yaşasın ırkımız” naraları arasında pek de bir fark yoktur. Yaşayan değişir ancak yaşatılan fikrin işlevi aynı kalmaktadır.  Varoluşçu bir anlatı olan Sisifos’ta; Sisifos’u insanlığın bütününü oluşturan bir özneye, taşını insanı sömürülmeye açan bir nesneye, Tanrı’yı da sürpriz olmayan bir şekilde iktidar sahiplerine benzetirsek tarih boyunca durumun işleyişinin vasatlığını makul bir betimlemeyle gün yüzüne çıkartırız diye düşünüyorum.

Bireylerin, bu dayatmaya büyükbaş standartlarını benimsememelerinde rağmen boyun eğmesinin bir diğer önemli nedeni yalnızlaşma ve toplum içerinde ötekileşme korkusudur. İnsanlar ötekileşmemek, marjinalleşmemek için kendilerinden/özlerinden bağımsız bir persona kuşanabilirler. Dışa yansıtılan tarafta tahmin edebileceğiniz gibi pek çok örnekte konfor alanından ötesi olmuyor.  Nihayetinde Arendt’ın savunduğu gibi “yalnızlık, düşünmenin ön koşuludur” çünkü irdelemek, aykırılığın muştusudur, aykırılık ötekileşmenin ve topluma yabancılaşmanın. Felsefe tarihine baktığımızda Sokrates, Nietzche gibi nam salmış filozofların toplumun bir parçası olarak görülmemesinden bu kanaati doğrulayabiliriz. Uygarlığımızda bu yanılgının niçin oluştuğunu irdelediğimizi düşünüyorum. Peki ya “ekmeğimi yedirtmem” ifadesi niçin “önden siz buyurun” demekten daha makuldür.

Türkçe’de hakkını aramayanlar için kullanılan bir tabir olan “ucuz kahraman” ifadesini burada anmak yerinde olacaktır. Topluma dayatıldığını iddia edilenin aksine bir ifade olmakla beraber ekmeğinin peşinden gidilmesini savunan pragmatist bir yaklaşımdır. Bu noktada sormak gerekir ki bu sözün alıcısı belki de yanlış olduğun bilmesine ekmeğinin peşinden gitmek yerine, önceliği başkasına vermek istiyorsa, itaat etmeyi benimsediyse yahut sadece vicdanını bu yolla rahatlatmak istiyorsa bu bir sorunsal mıdır? Kant’a göre sessiz kalmakta ahlaki bir sorundur, suç ortaklığıdır. Bu yolla vicdanını rahatlanan birinin asıl ahlaki sorunu, hakkını aramakta değil, aramamakta bulması gerekmektedir. Egemenlere hizmet eden bir anayasa haricide içi boşaltılmamış bir hak kavramını terazide nezaket dahil her neyin karşısına koyarsak koyalım ağır basacağı kanaatindeyim.

 “Ekmeğimi yedirtmem” ifadesinde yer alan ekmek sözcüğünün sol cenahın jargonunda umumiyetle temayüz eder söz gelimi Nazım Usta’nın Türkiye işçi Sınıfına Selam şiirinde “(…) Beklenen günler güzel günler ellerinizdedir/Haklı günler, büyük günler/ Gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan/Ekmek, gül ve hürriyet günleri” Alıntıyı özel kılan bir diğer neden, ekmeği, güzelliğin metaforu olan gül ve hürriyetle birlikte kullanmasıdır. Çetin Balanuye’nin alıntısındaki “ekmek” ifadesinin, tüketilmek için üretilen küresel düzeyde bilinen, yiyecek anlamının ötesinde kullanıldığı, metaforik anlamda kullanıldığı aşikar.

Mevzubahis alıntıyı yapısal ve biçimsel olarak incelediğimizde Engels’in “önce siz ateş edin mösyö burjuvazi” sözüyle paralellik gösterdiğini söylemek mümkün. Engels burjuvazinin emekçiler üzerindeki tahakkümünün şimdilik yasallığını vurgularken “önce” sözcüğüyle o yasallığın biteceği günleri, bir gün burjuvazinin karşısındakilerin de ateş edeceğini işaret etmektedir. Uygarlığımızın en büyük yanılgısını düzeltmek için kesinkes önden buyurması gerektiğine inanılanların olmaması gerektiği kanaatindeyim. Çünkü önden buyurması gerekenler olduğu müddetçe, ekmeğini yiyecek/sömürecek birileri de var olmaya devam edecek. Uygarlığımızın bu çetin yanılsamasına son verecek olanların bu yanılsamaya inananların kendisi olmalıdır. Önden gitmeyi hak eden birisi var ise o da ekmeği üretenin ta kendisi olmalıdır. Aranan uygar uygarlık bu anlayışta saklıdır.

Birer afyon işlevi gören bu değerler kitlelerin daha uygar olanı anlamasına engel olmaktadır, adeta zincir işlevi görmektedir. Önden buyurmasına izin verilen ayrıcalıklılar, ekmeği kimin ürettiğini ve kimin sahibi olması gerektiğini unutturmakta, emeğine yabancılaştırmaktadır. Onlara bunu hatırlatacak ve bu yanılsamayı tamamıyla sona erdirecek olan Marx’ın dediği gibi zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayanlardır.